İlki 1982, ikincisi 1989, üçüncüsü ise 28 yıllık bir aradan sonra 2017’nin 3-4 ve 5 mart günleri yapılan Milli Kültür Şürası’nda Hollanda’dan Veyis Güngör katıldı. Konferanslarda iki defa söz alan Veyis Güngör, Hollanda’daki kültür faaliyetlerini anlattı. Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Veyis Güngör’e konuşmalarını yaptıktan sonra bir altın madalya ve bir de takdirname verdi.Veyis Güngör’ün konuşmalarını ve fotoğraflarını haberimizin son bölümünde bulacaksınız.

İlhan KARAÇAY’ın haberi

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın ev sahipliğinde, Lütfi Kırdar salonlarında yapılan Şüra’da konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İrfandan yoksun bir kültür, hamallıktan başka bir şey değildir. Aynı şekilde ahlaktan yoksun bir kültür anlayışı bizi ancak yozlaşmaya götürür. Oysa sanat ve kültürün amacı, insanı akli ve ahlaki kemale ulaştırmaktır” diye başladığı konuşmasına şöyle devam etti:
“Biz hem medeniyet birikimi hem tarihi geçmişi hem de devlet geleneği bakımından çok farklı bir milletiz. Çağ kapatıp çağ açmış bir ecdadın torunları olarak, kendimize yeni ve büyük bir gelecek inşa etme gücüne, iradesine, imkanına sahibiz. İşte onun için ‘Büyük, güçlü Türkiye’ diyoruz. Onun için 2023 hedeflerimize ulaşmak istiyoruz. İşte bunun için gençlerimize 2053 ve 2071 vizyonlarını miras bırakıyoruz. Bunun için anayasa değişikliğiyle ülkemizi yeni bir yönetim sistemine kavuşturmanın mücadelesini veriyoruz”.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yapmış olduğu uzun konuşmasında, müzik alanında yaşanan yozlaşmaya rağmen ve hatta ona inat müziğin farklı alanlarında çok nitelikli çalışmaların yapıldığına değindi.

Erdoğan, ”Aşık Veysel’in, Muharrem Ertaş’ın, Neşet Ertaş’ın eserlerinin 7’den 70’e bütün insanlar tarafından tekrar keşfedildiğini, yeni yorumlarla her gün biraz daha hayat bulduğunu anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Itri’nin, Dede Efendi’nin, Tamburi Cemil Bey’in ve diğer üstatların ölümsüz eserleri hem icra ediliyor hem yeni eserlere ilham kaynağı oluyor. Demek ki uğraşınca, emek verince, kaynak ayırınca netice alınabiliyor.” diye devam etti.

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, “Şûranın, yeni bir dönemin arifesinde, millî kültürün ihyası, zenginleştirilmesi ve çağın gereklerine uygun yeni kültür politikalarının üretilmesi hususunda bir milat olacağına gönülden inanıyorum” dedi.
Bakan Avcı konuşmasına şöyle devam etti: “Şûra sürecine başlarken ülkenin fikir hayatına, kültürüne, sanatına çok kıymetli katkılarda bulunan birçok isim arasından, onları temsilen milletin takdirine mazhar olmuş kültür ve sanat insanlarıyla toplantılar gerçekleştireceğiz. Tarih boyunca çok farklı kültürlerle hiçbir komplekse kapılmadan iletişim kurarak zenginleşen büyük bir medeniyetin mirasçısı olan milletimizin bu olağanüstü kültürel birikimini doğru ve etkin bir biçimde kullanması konusunda yeni bir ruhla, yeni bir vizyonla harekete geçmesi gerekiyordu”

Bakan Nabi Avcı, Kültür ve Turizm Bakanlığının, kültür ve sanat alanında 2002’den bugüne yapılan çalışmaları hakkında da şu bilgileri verdi:

“2002’de 42 olan kültür merkezi sayısı, önemli bir artışla 2016’da 110’a ulaşmıştır. Bakanlığımıza bağlı müze sayısı 2002’de 93 iken 2016’da 198’e çıkmış, 2002’de 7,4 milyon olan müze ve ören yerlerinin ziyaretçi sayısı, 2016’da 17,3 milyon kişiye ulaşmıştır. Bakanlar Kurulu kararlı Türk kazıları, 2002 yılında 57 iken, 2016’da 112 seviyesine ulaşmış, 2002’de Kültür ve Turizm Bakanlığınca arkeolojik kazı ve araştırmalara aktarılan toplam ödenek miktarı 1,9 milyon lirayken, 2016’da bu rakam yaklaşık 23 katına çıkarak 27,5 milyon lira seviyesine yükselmiştir. Ayrıca 1992-2002 arası yurt dışından getirilen eser sayısı 2 bin 525 iken, 2003-2016 yılları arasında yurt dışından getirilen eser sayısı 4 bin 270 adet olmuştur. 2002’de destek verilen özel tiyatro sayısı 59 iken, 2016’da 216’ya ulaşmış, 2002’de özel tiyatrolara verilen destek miktarı 850 bin lirayken, 2016’da yaklaşık 6 katına çıkarak 5 milyon lira seviyelerine yükselmiştir.”

Ayrıca, 2002’de 23 olan sahne sayısının, 2016’da 65’e ulaştığını, 2001-2002 sezonunda 4 bin 63 olan devlet tiyatroları temsil sayısının, 2015-2016 sezonunda 5 bin 319’a yükseldiğini aktaran Nabi Avcı, “2001-2002 sezonunda 1 milyon 14 bin 57 olan devlet tiyatroları seyirci sayısı, 2015-2016 sezonunda 1 milyon 779 bin 121’e ulaşmış, 2001-2002 sezonunda opera ve bale temsil sayısı 584 iken, 2015-2016 sezonunda 843 temsile yükselmiştir.” şeklinde konuştu.

Bakan Avcı, ayrıca 2001-2002 sezonunda 232 bin 760 olan opera ve bale seyirci sayısının, 2015-2016 sezonunda 314 bin 404’e yükseldiğini kaydetti.

”Yunus Emre Türk Kültür Merkezi açılarak, bugüne kadar dünyada yaklaşık 100 bin öğrenciye Türkçe öğretilmiştir. Ayrıca bu kapsamda kültür, sanat ve edebiyatımızı tanıtmaya yönelik birçok etkinlik yapılmıştır. Gençlerimizin kültür ve sanat faaliyetlerine katılımını artırmayı amaçlayan GENÇDES Projesi kapsamında, 2016’da 50 milyon, 2017’de ise 53,6 milyon lira ödenek ayrılmıştır. Yurt dışında bulunan kültür varlıklarımızın korunmasına yönelik çalışmalar kapsamında birçok kurumla iş birliği halinde 2002’den 2016’ya kadar 24 adet proje ve restorasyon çalışması yapılmış, yurt içindeki kültür varlıklarımızın korunması kapsamında ise 2002-2016 yılları arasında proje ve restorasyon olmak üzere bin 366 iş tamamlanmıştır.”

Şüra’da Hollanda’dan katılan ve iki kez konuşan Veyis Güngör, öğleden önceki konuşmasında şunları söyledi:

Türkiye, dünyada İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan ekonomik hareketlilik çerçevesinde, çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, farklı ülkelere iş gücü göçü verdi. Göç, zamanla aile birleşimine evrildi. Aile birleşimini, siyasi göç dalgası takip etti. Göç, evlilik yoluyla küçük boyutlarda da olsa hala devam ediyor.
Bugün, 5 milyonu Avrupa’da olmak üzere, dünyanın çeşitli ülkelerinde 6 milyonu aşkın Türk vatandaşı yaşamaktadır.
Avrupa’da yaşayan Türk nüfusunun yarıdan fazlası AB vatandaşıdır. Bu 5 milyonluk Türk nüfusu ise, bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeleri nüfusundan daha fazladır.

Son yıllarda kendilerini ‘diaspora’ olarak tanımlamaya başlayan Avrupalı Türkler, zaman içerisinde kendi orta sınıflarını oluşturdular. Bunlar, girişimciler, sanatçılar, siyasetçiler, turizmciler, sivil toplum örgütleri, medya ve öğrenciler olarak sınıflandırılabilir.
Aynı zamanda örgütlü bir güç halini alan orta sınıfın, yaşadıkları ülkelerin ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel dinamiklerindeki değişimlere etkileri ciddi bir şekilde hissedilmektedir. Türkiye-AB ilişkileri, uluslararası ilişkiler, aidiyet duyulan ülkenin kültür ve medeniyet mirasının tanıtımı gibi kamu ve kültür diplomasisinin vazgeçilmezleri olan bu sınıf, aynı zamanda son yıllarda tartışmaya açılan ‘Avrupa kimliği’ tanımlanmasını da etkileyecektir. Bu sınıf, Avrupa’da çeşitliliğin korunması ve şekillendirilmesinde de rol oynayabilecektir.

Avrupa Türkleri ve Kültür Diplomasisi
Avrupalı Türkler, bir başka ifadeyle ‘Türk diasporası’, öncelikle göç ettikleri ülkelerde var olmak ve ayakta kalabilmek üzere, kültürel değerlerini canlı tutmanın yollarını aradılar. Yeni ülke ve toplumda doğan çocuklarına dil, din başta olmak üzere sınırlı ölçüde de olsa kültür ve medeniyet değerlerini öğretmeye gayret ettiler. Bu doğrultuda, özellikle göçün ikinci ve üçüncü onyılında, Türkçe derslerinin organizasyonu ve camilerin açılması yaygın bir faaliyet olarak görülmüştür. Kültürel kurumlaşmanın farklı süreçleri, ihtiyaç duyulan alanlarda dernek ve vakıfların kurulmasıyla farklı bir boyut kazandı. Kendi kültürlerini muhafaza ederek, uyum ve entegrasyonu seçen Avrupalı Türkler, toplumun hemen hemen her alanında organize olmayı tercih ettiler. Türkler, siyaset, ekonomi, eğitim, spor, medya, kültür ve sanat, sağlık sektörü gibi alanlarda hızla yerlerini alma sürecine girdiler. Bu alanlarda kurumların da oluşmasını sağladılar. Hatta, sosyal sorumluluk gereği sınır ötesi projelerle, uluslararası kalkınma işbirliği alanında organize olmayı da ihmal etmediler.
Avrupalı Türkler bu değişim sürecini yaşarken, kendiliğinden ya da adını koymadan bir kültür ve kamu diplomasisi örneği sergilediler.
Zira Türkler, bir taraftan mensup oldukları ve aidiyet duydukları ülkenin, kültürünü, dininni, coğrafyasını, medeniyetin değerlerini yaşatırken, diğer taraftan da gelmiş oldukları ülkedeki demokratik ve siyasi gelişmeleri ve değişimleri yaşadıkları ülke insanlarına anlatmada rol aldılar.
Avrupalı Türkler bu ve benzeri organizasyon ve faaliyetlerle, hem kültür diplomasisinin aktörleri, hem de uygulayıcıları olma özelliğine sahip oldular. Hatta Avrupalı Türkler, sadece kültür diplomasisinin uygulayıcıları olarak kalmamakta, yaşadıkları ülkelerin imkanlarını, elde ettikleri tecrübelerini, o ülkelerin bilgi, birikim ve teknolojilerini aidiyet duydukları ülkeye transfer ederek, o ülke insanlarının bölgesel kalkınmalarına da katkıda bulunmaktadırlar.

Aktörler ve araçlar
Avrupa Türkleri’nin kültür diplomasisi çerçevesinde karşımıza çıkan belli başlı aktörleri, hiç şüphesiz Türk STK’ları, Türk kökenli sanatçılar, siyasetçiler, girişimciler, öğrenciler, akademisyenler, turizmciler, sporcular, gastronomlar, yazarlar ve medya v.b. sivil veya gönüllü teşekkül ve gruplardır.
Kültür diplomasisinin pratikte uygulanması ise, kurumsal ve bireysel organizasyonlar, temsiller, üretim olarak şekillenmektedir. Diplomasi araçları ise, genel olarak konserler, fuarlar, sergiler, sinema ve tiyatro, yayınlar, tercümeler, geziler, konferans ve seminerler, panayırlar, camilerin açık kapı günleri, müze, yemek tanıtımı, Türkçe kursları olarak gözlemlenmektedir. Avrupa’da kültür diplomasisi uygulayıcıları arasında, elbette Avrupalılar da bulunmaktadır. Bunların da çalışmaları keşfedilmelidir.

Örnekler
Avrupa’daki Türkler’in kültür diplomasisine, KULSAN Vakfı ve Türkevi Topluluğu, Hollanda örneği olarak verilebilir. Her iki örnek de 25 yılı doldurmuş sivil ve gönüllü teşekküllerdir.
Kısa adı KULSAN olan Kütür ve Sanat Vakfı, 1987 yılında Hollanda’da Türkiye kaynaklı kültür ve sanat faaliyetleri organize etmek amacıyla kurulmuştur. Faaliyetlerini ‘kültürel köprü taşları’ olarak nitelendiren KULSAN, çeyrek asırda Türkiye’de icra edilen klasik müzik, tasavvuf musikisi, otantik ve geleneksel müzikleri organize ettiği 500’den fazla konserle Hollanda toplumuna tanıtmıştır. KULSAN, zaman zaman Türk ve Hollandalı sanatçıların katıldığı ortak konserler de organize etmiştir. KULSAN, faaliyetlerinin yanı sıra, Hollanda’da Türkiye kültür ve sanatı alanında bir bilgi ve deneyim bankası oluştururmuştur. KULSAN’ın faaliyetleri, genelde Hollanda Kültür Bakanlığı, Amsterdam Belediyesi ve farklı kültür fonları tarafından desteklenmiştir.

Türkevi Topluluğu, 1992 yılında Amsterdam’da kurulmuştur. Amacı, Anadolu’dan getirilen kültürel mirasa yabancılaşmadan, içinde bulunulan toplumun da değerlerine farkındalık yaratarak göç, kültür, bilim, siyaset, uluslararası ilişkiler alanında faaliyetler yapmaktır. Türkevi’nin kurumsallaşmış etkinliklerini şöyle sıralayabilirim: Aylık Amsterdam Tartışmaları, Araştırma Merkezi, Avrasya Sivil Toplum Forumu, Biyografi ve Mesnevi Okumaları ve Türkevi Yayınları’dır. Tercüme ve telif olmak üzere 25 yılda Hollandaca ağırlıklı olmak üzere Türkçe, İngilizce ve Japonca 111 kitap ve belgesel yayınlamıştır. Hollandaca yayınlanan bazı eserlerin konuları şöyledir:
Ibni Haldun ve Göç Tarihi;Mesnevi, 6 cilt;Mevlana Celaleddin Rumi’nin Yedi Öğüdü; Hoca Ahmet Yesevi;13. Yüzyıl Konya’sına Yolculuk;Ahi Evran ve Ahilik Sistemi; Yunus Emre; Evliya Çelebi; Dede Efendi; İstanbul Rehberi; Hacı Bektaş Veli.

Türkevi’nin faaliyetleri de, genelde Hollanda kültür ve özel kalkınma işbirliği fonları tarafından desteklenmiştir.

Koordinasyon ve sonuç
Avrupa’da, yukarıda sayılan sivil aktörlerin ve kurumların yanı sıra, yurtdışında Dışişleri Bakanlığı, Büyükelçilikler, Kültür ve Turizm Ataşelikleri, Yunus Emre Enstitüleri gibi birim ve kurumlar da, Kültür Diplomasisi uygulayıcılarıdırlar.
Kültür diplomasisinin iki temel unsuru olan ‘kültürel birikim ve miras’ ve bunların uygulayıcıları ile ‘sert güç’ olarak tanımlanan siyasi ve ekonomik unsurların koordineli, birbirini destekleyici ve uyum içinde çalışması gerekmektedir.
Bugün, özellikle Avrupa’da, sivil ve gönüllü kültür diplomasisi aktörlerinin arkasında, söz konusu ‘sert gücün’ olduğunu söylememiz çok zordur. Bir an önce bu iki temel unsurun orantısal bir şekilde işlevsellik kazanması gerekmektedir. Böylece Türkiye’nin saygınlığı artacak ve tanıtımı daha etkin yapılacaktır. En önemlisi de, Avrupa’da kültür diplomasisi aktörlerinin ve uygulayıcılarının bir envanteri çıkartılmalıdır. Envanter, sadece Türk kökenlilerle sınırlı kalmamalıdır. Türk kültürünü gönüllü tanıtan, icra eden Avrupalılar da eklenmelidir.

Veyis Güngör’ün öğleden sonraki konuşması; Musa Serdar Çelebi ile:

Avrupa ülkelerinde yerleşik hayata geçen Türkleri’nin öz kurum ve kuruluşlarını oluşturmaları, göç tarihinden hemen hemen on yıl sonra başlar. İlk on yıl, küçük gruplar halinde organize olunsa da, kurumların 1970’li yılların başında hayata geçirildiği gözlemlenir. Başlangıçta, daha çok işçi haklarını savunan sendikal kuruluşlarla birlikte, işçi haklarını gözeten dernek, vakıf, Türk Danış gibi bilgilendirici kurumlar oluşmuştur. Özellikle, Avrupa Türk göçünün önemli bir dönüm noktasını teşkil eden aile birleşiminden sonra, kurum ve kuruluşların sayısında hızla bir artış sözkonudur. Göç tarihinin üçüncü on yılına gelindiğinde ise, siyasi ağırlıklı Türk kuruluşlarının arttığı, hatta o yıllardaki Türkiye siyasi çeşitliliğinin bir izdüzüşümünü Avrupa’daki Türk kurumlarında görmemiz mümkündür. Siyasi kurumlaşmayı, din eksenli kuruluşların oluşması takip etmiştir. Sonraki yıllarda kurumlaşma farklılaşarak örneğin girişimcilik, kültür ve sanat, eğitim, hemşehricilik gibi alanlarda devam etmiştir. Kültürel değerlerin yaşatılması, aktarılması, geliştirilmesi, mirasın anlatılması kuruluşların organize ettikleri faaliyetlerde görülmüştür. Kültür diplomasisini kendine misyon edinen Türk kurum ve kuruluşların sayısı bir elin parmakları kadar azdır.

Uzmanlık alanlarına göre kurumsallaşma
Avrupa Türk göçünün ikinci ve üçüncü on yılında yoğun bir şekilde oluşan Türk kuruluşları, o günün şartlarına göre, hitap ettiği kitlenin hemen hemen tüm ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde şekillenmiştir. Her kuruluş çok amaçlı ve çok alanda faaliyet yapmış ve bunu gelen nesillere de aktarmıştır. Oysa bugün Avrupa’daki Türkler’in hem statüleri hem ilişkileri çok yönlü olarak değişmiştir. Tabii ki ihtiyaçları da evrilmiştir. Yeni toplumsal sorunlar, yeni oluşumlarını da zaruret haline getirmiştir. İnsan hakları, ırkçılık ve ayırımcılık, İslamofobia, siyasi katılım, lobicilik, sivil diplomasi gibi alanlar yeni kurumsallaşma alanları olmuştur. Avrupalı Türkler, bu alanlarda ciddi bir potansiyele sahiptiler. Aynı Türkler, uzmanlık alanlarına göre, yeni bir kurumsallaşma ve bu alanlarda derinleşme gerçekleştirmeliydiler. Uzmanlıklara göre oluşacak yeni kurusallasmada kültür politikaları ve diplomasisi geliştiren STK’lara ihtiyaç vardır.

Kültür diplomisisi ve partner kurumlar
Günümüzde, kültür diplomasisinin, ülkeler ve halklar arası ilişkilerde ne kadar önem kazandığı tartışma kabul etmez bir gerçektir. Hele, son aylarda, Türkiye ile Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki gergin gelişmelere bakılırsa, kamu ve kültür diplomasisinin önemi bir defa daha görülmüş olur. Avrupa toplumuna dil, edebiyat, müzik, mutfak ürünleri, dizi ve sinema ürünleri, folklor gibi araçlar yoluyla ama mutlaka Avrupalı partner kuruluşlarla birlikte daha sağlıklı ulaşılıp, algıları değişebilirdi. Kültür diplomasisi faaliyetlerinde, partner kuruluşlar yanısıra, Türk kültür sanat dünyasının seçkin isimleri, hedef ülkelerin sanat dünyasındaki etkin isimleriyle işbirliği yapmaları, kültür diplomasisi açısından önemliydi.

Kurumsal ve kültürel bellek
Avrupa’da etkin ve hedefe yönelik kültür diplomasisinin hayata geçirilmesi için, öncelikle alanda var olan amatör ve profesyonel kurum ve kuruluşların, kişilerin, ürünlerin bir envanterinin çıkartılması gerekmektedir. Bu envanter çalışması üç boyutlu olmalıdır.
İlki hiç şüphesiz, Avrupalı Türkler arasındaki kültür diplomasisi aktörleri, kişi ve kurumların aktüel ve detaylı bilgilerinin belirlenmesi ve oluşturulmasıdır. İkincisi ise, Avrupa ülkelerinde Türk kültürüyle uğraşan, Türkiye’yi seven, İslam ve Müslümanlar üzerinde çalışan Avrupalı kişi ve kurumların aktüel ve detaylı bilgileri oluşturulmalı. Üçüncüsü ise, ilk iki gruba destek verecek, birlikte çalışacak Türkiye’deki kişi ve kurumların aktüel ve detaylı bilgileri.

Bu üç boyut arasında, koordineli ya da kendiliğinden oluşan işbirliği ve sinerji birliği sağlanmalı buna zemin hazırlanmalıydı. Tabiiki işin en önemli olan tarafı ise kamu ve özel girişimlerin koordineli ve birlikte çalışmalarıdır.

Hollanda örneği

Kültür Şurasına hazırlık çerçevesinde Hollanda’daki Türk kökenli sanatçılar hakkında yapılan bir tarama sonucu karşımıza çıkan sayı ve uğraş alanları şöyledir:
Profesyonel olarak faaliyet gösteren ressam, fotoğrafçı ve heykeltraşlar : +-25
Profesyonel olarak faaliyet gösteren müzisyenler ve kompozitörler : +-20
Profesyonel olarak faaliyet gösteren tiyatrocular, aktör ve aktristler : +-35
Profesyonel olarak faaliet gösteren yazar ve şairler : +-25
Profesyonel olarak faaliet gösteren diğer sanatçılar : +-15
Korolar, folklor grupları ve diğer kurumsal sanat vakıf ve dernekleri : +-25
Sayılar takribi sayılardır. Şu ana kadar her hangi bir kurum tarafından resmi bir sayım veya kayıt yapılmamıştır. Tabii ki bu gruba, Hollanda’da etkin olan Türk kökenli STK’lar başta olmak üzere, Hollandalı sanatçılar,Türkiye ve İslam ile ilgili faaliyet yapan kişi ve kurumlar da eklenmelidir.
Geniş tabanlı veri çalışması nasıl yapılmalıdır?
Hollanda örneğinden hareketle, tüm Avrupa ülkelerinde ayrı ayrı bir veri çalışması yapılmalıdır. Yapılacak veri tabanı çalışmasında, örneğin resmi ve sivil aktörlerin Almanya’daki kültür ve sanat kurumarı ve etkinlikleri, kişiler ve aktörler taraması yapılabilir. Örneğin Almanya’da:
-kültür ve sanat alanında çalışma yapan tüm devlet kurumları, belediyelerin kültür daireleri ve yıllık faaliyet proğramları,
-kültür ve sanat çalışmalarına destek veren, sponsorluk yapan tüm kuruluşlar, şirketler, özel kişiler,
-kültür ve sanat üzerine yazan gazete yazarları ve medya aktörleri, ilgi alanları,
-Almanya’nın ve diğer ülkelerin Almanya’daki göçmenlerin sanat ve kültürel çalışma yapan vakıfları, STK’ları ve faaliyet proğramları,
-Kiliselerin ve bunlara bağlı çalışan STK’ların ve bunların Kültür ve Sanat çalışmaları,
-Alman veya Türkiye kökenli sanatçılar, edebiyatçılar, sporcular, yazarlar,
-Alman kamuoyu tarafından yakından tanınan ve takip edilen kültür ve sanat insanları,
-Aristokrat ailelerin kültür ve sanat etkinlikleri, aile içinde sanat çalışmaları, bu alana özel ilgi duyanların,
-Tesbiti yapılan kurum ve kişilerin arasında Türk İslam Kültür ve sanatına özel ilgi duyanların,
-Üniversite ve İlim Dünyasında Türk kültür ve sanatı üzerine çalışma yapmış “müsbet” yazarlar, ilim adamları, oryatalistler ve araştırmacıların, vs. belirlenmesi.

Sonuç
Kültürlerin dinamik olmaları da göz önüne alındığında, Avrupa’da etkin, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir kültür diplomasisi için, yukarıda örneklenen üç boyutlu bir envanter çalışması yapılmalıdır. Kurumsal ve kültür belleğini oluşturacak envanter çalışmasına, öncelikle Türkiye’de başlanmalı. Ve Türkiye’deki kişi ve kurumlar, Avrupa’da icraatlar yapmaya teşvik edilmeli. Yani, Türkiye’de Avrupa’ya ilgi duyan kültür diplomasisi aktörleri, Avrupa’daki Türk ve Avrupalı Türk kültür diplomasi aktörleri birlikte çalışmalılar. Avrupa’daki Türk ve Avrupalı kültür taşıyıcıları, kişiler ve kurumlar ‘sert güç’ tarafından desteklenmelidir. Bu ikisi arasında –kamu ve özel girişim- işbirliği sağlanmalıdır. Hatta, kültür diplomasisi tıpkı Yunus Emre Enstitüsü, Kamu Diplomasisi örneğinde olduğu gibi, kurumsal hale getirilmelidir.

(*) ‘Kurumssal ve Kültürel Bellek’ konusunda, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının önemli bir bölümünün Avrupa ülkelerinde olması baz alınmıştır. Örneklemeler de Hollanda ve Almanya olarak sınırlandırılmıştır.